6 Nisan 2017 Perşembe
Home / Genel / Sâlih ve Sâdıklarla Berâber Olmak

Sâlih ve Sâdıklarla Berâber Olmak

  Sâlih ve Sâdıklarla Berâber Olmak  

..:: 4 ::.. 

       Râbıta, muhabbetin şiddetiyle, kalbî duyuş ve hissedişte yüksek bir mânevî hat vücûda getirir. Bu hattın iki ucundaki şahsiyetlerde “aynîleşme” istikâmetinde bir rûhî alışveriş başlar. Bu alışverişte alıcı durumundaki müminler terakkî ederken, verici durumundaki sâlih ve sâdıklar belli ölçüde zarar görebilir. Feyz kaynağı olan sâlihlerin, huzûrlarına mânen binbir kir-pas ile gelenleri arındırmaları demek olan bu hâl, âdetâ kirli bir işçi tulumunu yıkamaya benzer.

 

     Ancak, irşâd salâhiyetine sâhip olan sâlih zâtlar, terbiyesiyle mükellef oldukları insanlardan gelen mânevî kir ve pasları, engin bir deniz mesâbesinde bulunan gönül âlemlerinde, eritip yok ederler. Böyle zâtlar -tâbir câizse- toplulukta bir tasfiye cihâzı gibi rol oynarlar. Tıpkı çürüyüp kokuşmuş, gübre hâline gelmiş birtakım maddeleri, rengârenk çiçeklere, lezzetli meyvelere inkılâb ettiren nebatlar gibi. Durum böyle olmakla birlikte, irşâda salâhiyeti bulunan her sâlih ve sâdık zâtın hayâtında, uzun veya kısa bir uzlet devresi vardır. Bu, sâdece Rabbe yakınlık arzusundan değil, aynı zamanda hayatın çirkinliklerinden belli bir müddet âzâde kalmak ihtiyacından ileri gelmektedir.

   Ünsiyetle takviye edilen muhabbet, sonunda o hâle gelir ki, seven, sevdiğinin varlığında âdetâ yok olur. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, ancak aşk netîcesinde gerçekleşen bu hâli şu sözleriyle ifâde eder:
   “Denize kavuşan bir nehirde nehirlik biter, girdiği denizin bir parçası olur. Yediğimiz bir ekmek, bünyemiz içinde erir ve vücûdumuzun bir parçası hâline gelir. Seven bir kimsenin varlığı da, duyduğu muhabbetin şiddeti kadar sevdiğinde kaybolur.”

   Hazret-i Mevlânâ devamla, bu aynîleşme ve ifnâ hâlindeki hâlet-i rûhiyeyi de şöyle beyân eder:
   “Aşk geldi, kan gibi damarlarıma, derime doldu. Beni benden aldı, varlığımı sevgiliyle doldurdu. Vücûdumun bütün cüzlerini dost kapladı. Benden bana kalan, ancak bir isim. Ötesi hep O…”

   Tasavvufta, “fenâfillâh” ve “bekâbillâh”1 denilen keyfiyet işte budur. Ancak, muhabbetullâh istikâmetinde bu derecede ilerleyebilmek için, kalbin ona tahammül edecek bir liyâkat ve kifâyet kazanması lâzımdır. Bu ise, beşerî muhabbet temrinleriyle elde edilebilir.

   Kalb için bir hazırlık teşkîl etmesi sebebiyledir ki, meşrû ölçüler dâhilindeki beşerî aşka müsâmaha nazarıyla bakılır ve o, “aşk-ı mecâzî” adıyla yâd olunur. Tıpkı bir kişinin âilesine olan muhabbeti gibi. Ancak aşkın mânâ ve seviyesini tâyinde, yine Hazret-i Mevlânâ’nın şu sözlerinin muhtevâsı içinde bulunmak gerekir. Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
   “İnsaf et, aşk iyi bir şeydir. Onu zedeleyen ise senin kötü huyundur. Sen şehvete aşk adını koymuşsun. Âh! Bir bilebilsen; şehvetle aşk arasında ne uzun bir mesâfe var!..”
   “İlâhî aşk ve vecd, mümini uyanık tutar. Dünyevî ve şehevî aşklar ise insanı ahmak ve sersem eder. Aşk, su ve topraktan yaratılmış insanın yanışı ve çırpınışıdır. Damarlarda kanın dolaşması, yâni hayâtın devâm etmesi değil, ciğerin aşkla kavrulması mühimdir.”

   Beşerî aşkın zirvelerinde, seven, muhabbetindeki şiddet nisbetinde sevdiğiyle bir aynîleşmeye muvaffak olur. Tasavvufta mürîdin, mürşidine muhabbette bu noktaya ulaşıp, şeyhinin varlığında -âdetâ- yok olduğu makâma “fenâ fi’ş-şeyh” tâbir olunur.
   Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-    Efendimiz’le her yeni buluşma ve sohbetinde, ayrı bir vecd ve istiğrâk hâli yaşardı. Huzurlarındayken bile O’na olan muhabbet ve hasreti teskîn olacağı yerde daha da ziyâdeleşirdi.

Nitekim birgün Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
   “Ebû Bekr’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım.” buyurdu.
   Allâh Rasûlü’nün aşkıyla benliğinden geçip artık Rasûlullâh’ın varlığında vücûd bulmuş olan Hazret-i Sıddîk ise, bu nebevî iltifat karşısında bir “muhâtap” kabul edilmenin zımnında mevcûd olan ağyârdan biri olarak görüldüğü hissine kapıldı. Bu his ile rûhunun derinliklerinde firkat ateşlerine benzeyen yakıcı bir ızdırap duydu. “Gayr”dan telâkkî edilme endişesi içerisinde:
   “- Yâ Rasûlallâh! Ben ve malım sâdece ve sâdece sana âit değil miyiz, yâ Rasûlallâh!..” dedi. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11)

   _____________________________
    
1.Bu ıstılahların tasavvufî kaynaklarda muhtelif târifleri yapılmıştır. Bunlardan biri de şudur:
    Fenâfillâh: Allâh’ta fânî olmak demektir ki bütün dünyevî alâkalardan kalben sıyrılarak nefsânî vasıflardan arınmaktır.
    Bekâbillâh: Nefsânî vasıflardan arınan kulun, Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmasıdır. Bu hâl ise Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Kur’ân-ı Kerîm’in ahlâk ve rûhâniyetine bürünmekle tahakkuk eder.

About 1hadim

Check Also

Hoş Geldin Ya Şehri Ramazan

Ramazan ayı, Kuran-ı Kerim’in indirilmeye başlandığı, insanlığın en son aydınlatıcısı olan İslam’ın tohumlarının atıldığı aydır. …

Bir Cevap Yazın

Optimization WordPress Plugins & Solutions by W3 EDGE
testing